Bingöl küçük bir şehir.
Herkes birbirini tanır; kimin hangi kapıdan içeri girdiği, kimin hangi telefonla işini hallettiği üç aşağı beş yukarı bilinir.
Sırlar bile uzun süre saklı kalmaz.
Ama yapılan haksızlıklar herkesçe bilinse de kimse yüksek sesle konuşmaz. Çünkü konuşanın başına ne geleceği de bellidir: işi tehlikeye girer, müşterisi azalır, yeri değişir ya da yüzüne kapılar kapanır.
Bazı kapılar liyakatle değil tanıdıkla açılıyor; bazı görevlere en iyi olan değil, en yakın olan getiriliyor.
Sonra da “Bu şehir neden gelişmiyor?” diye soruyorlar.
Nasıl gelişsin?
Bir gencin diploması cebinde eskirken, bir başkasının telefonu çalıyor. Bir insan yıllarca emek verirken, bir diğeri doğru kişinin yanında birkaç fotoğrafla makam sahibi oluyor. Bir aile iş bulamadığı için göç ederken, bazı ailelerin neredeyse bütün fertleri aynı kurumlarda yer buluyor.
Buna kader değil, çıkar düzeni denir.
Kayırmacılık artık istisna değil, neredeyse bir yönetim biçimi. Kimse açıkça “Seni kayırıyorum” demiyor; her şey usulüne uygun gösteriliyor. İlan açılıyor, mülakat yapılıyor, komisyon kuruluyor. Kâğıt üzerinde her şey tertemiz.
Sonuç açıklanınca da yine bir yakının, bir tanıdığın ya da güçlü bir ismin işaret ettiği kişinin adı çıkıyor.
Sonra bize susmamız söyleniyor.
Şehrin huzuru bozulmasınmış.
Oysa huzuru bozan, haksızlığa uğrayanın konuşması değil; insanların hakkını yiyip onlardan sessizlik beklemektir.
Adalet yoksa birlik ve beraberlik yalnızca bir slogandır.
İtiraz eden hemen kötü ilan ediliyor. Bir yanlışı söylediğinizde “Kime çalışıyorsun?” diye soruyorlar. Sanki insan yalnızca vicdanı için konuşamazmış gibi.
Belki de en büyük sorunumuz bu.
Doğruyu söyleyenin arkasında hesap arıyor, haksızlığı yapanın hesabını ise sormuyoruz.
Benim kimseyle kişisel bir kavgam yok.
Kimsenin makamında, koltuğunda, ekmeğinde gözüm yok.
Yalnızca bu şehrin çocukları arasında ayrım yapılmasın; fakirin çocuğuyla güçlünün çocuğu aynı şartlarda değerlendirilsin, görevlere akrabalığa göre değil yeterliliğe göre insanlar getirilsin istiyorum.
Çok şey mi istiyorum?
Bingöl kimsenin aile şirketi değildir.
Kamu kurumları kimsenin eşini, dostunu, akrabasını yerleştireceği özel işletmeler değildir.
Siyaset, birkaç kişiye makam dağıtma sanatı değildir.
Burada yaşayan herkesin hakkı vardır; oy verenin de vermeyenin de, güçlü olanın da kimsesi olmayanın da…
Fakat bugün bazıları şehri kendi mülkü gibi görüyor.
İtiraz edeni dışarıda bırakıyor, eleştireni düşman sayıyor; susana küçük bir yer, alkışlayana daha büyük bir sandalye veriyorlar.
İşte bu yüzden burası bir kurtlar sofrasına dönüştü.
Bu sofrada doymak için yalnızca aç olmak yetmiyor; birilerine yanaşmanız, birilerinin gölgesinde durmanız gerekiyor.
Ben bu sofraya ait değilim.
Hiçbir zaman da olmak istemedim.
Ama insan bazen mücadele ettiği düzene benzemekten değil, o düzenin içinden sağ çıkamamaktan korkuyor.
Çünkü kaybedilen bir makam, iş ya da fırsat yeniden bulunabilir; fakat insan kendisini kaybederse geriye pek bir şey kalmaz.
Bu yazı, uzun bir süre kaleme aldığım son köşe yazısı olacak.
Bu bir vazgeçiş ya da geri çekiliş değil.
Bazen susmak, konuşmaktan daha ağır bir cümledir.
Bazen insan kalemini masaya bırakır ama söyledikleri havada kalmaya devam eder.
Ben bugün kalemimi bir süreliğine bırakıyorum.
Fakat herkes şunu bilsin:
Susmak, unutmak değildir.
Geri durmak, haksızlığı kabul etmek değildir.
Ve bir şehirde insanların sesi kısılıyorsa, gerçekler ortadan kalkmaz; yalnızca daha derine gömülür.
Bir gün o gerçekler yeniden konuşur.
Hem de kimsenin susturamayacağı kadar yüksek sesle.
- Fuat Sönmez












