Kabul edelim, büyümek hepimizi incitti.
Çocukken büyümeyi özgürlük sanırdık.
Gece istediğimiz saatte uyumayı, canımızın istediği yere gitmeyi, kendi paramızı kazanmayı, kimseye hesap vermemeyi.
Büyüyünce hayatın bizim olacağını düşünürdük.
Oysa hayat büyüdükçe biraz daha başkalarının oluyor.
İşin oluyor. Sorumluluğun oluyor. Borçların oluyor. Yetişmen gereken insanlar, yetişmen gereken yerler oluyor.
Sonra bir gün fark ediyorsun.
Eskiden koca günün yettiği şeylere artık birkaç saat bile yetmiyor.
Çünkü çocukken zaman bizimdi.
Sabah sokağa çıkar, akşam ezanına kadar oyun oynardık.
Sokağın başında biri topu çıkarınca herkes toplanırdı. Kimin geleceği belli olmazdı ama mutlaka birileri gelirdi.
Bir mahalle maçı başlar, taşlardan kale yapılırdı. Top komşunun bahçesine kaçınca herkes bir anda sessizleşirdi.
Sonra biri cesaret eder, duvarı aşar, topu alırdı. Oyun kaldığı yerden devam ederdi.
Hayat o zaman bu kadar zor değildi.
Kaybettiğimizde bile bu kadar üzülmezdik.
Çünkü o günlerde kaybetmek, sadece bir sonraki maçın başlangıcıydı.
Şimdi ise insanlar kaybetmekten çok korkuyor.
İşini kaybetmekten. Parayı kaybetmekten. Sevdiğini kaybetmekten. Kendini kaybetmekten.
Belki büyümek tam da burada incitiyor insanı.
Çünkü çocukken düşersen dizin kanardı.
Büyüyünce insanın içi kanıyor.
Ve buna kimse merhem olamıyor.
Eskiden dostluklar da böyleydi.
Bir arkadaşının canı sıkkınsa yanında otururdun. Konuşmasına gerek kalmazdı. Bir çekirdek alınır, bir kola açılır, saatlerce hiçbir şey yapmadan birlikte oturulurdu.
O sessizlik bile iyi gelirdi.
Şimdi herkes konuşuyor ama kimse gerçekten dinlemiyor.
Herkes birbirinin ne yaptığını görüyor. Ne yediğini, nereye gittiğini, ne paylaştığını biliyor.
Ama kimsenin içinden ne geçtiğini bilmiyor.
Çünkü artık hayatlarımız ekranda çok kalabalık.
Ama gerçekte o kadar yalnızız ki.
Bir zamanlar mahalle vardı.
Mahalle sadece evlerin yan yana olduğu yer değildi.
Bir çocuğun düştüğünde bütün sokaktan ses gelen yerdi. Bir evde yemek piştiğinde kokusunun herkesin penceresine ulaştığı yerdi. Kapısı çalınmadan girilen, derdin saklanmadan anlatıldığı yerdi.
Şimdi aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanlar birbirinin adını bile bilmiyor.
Kapılar çelik oldu.
İnsanlar da biraz kapılarına benzedi.
Kilidi çok. Açılması zor. İçeri girmesi daha da zor.
Belki bu yüzden eski oyunları özlüyoruz.
Saklambaçı. Misketi. Yakan topu. Körebe yi. Mahalle maçlarını.
Aslında oyunları değil.
O oyunların içindeki insanları özlüyoruz.
Bize saat sormadan gelen arkadaşları, bir yere giderken haber vermek zorunda olmadığımız günleri, birlikte büyüyeceğimizi sandığımız insanları.
Ama büyüdük.
Ve herkes kendi yoluna gitti.
Kimi evlendi. Kimi başka şehre taşındı. Kimi hayata küstü. Kimi de hâlâ aynı sokaktan geçiyor ama artık kimseyi bulamıyor.
Sonra yıllar sonra biriyle karşılaşıyorsun.
Bir anlığına çocuk oluyorsun.
Eski bir lakap duyuyorsun. Gülüyorsun. Geçmişten bir oyun anlatıyorsun.
Ama sonra yine herkes kendi hayatına dönüyor.
Çünkü artık görüşmek için bile zaman ayarlamak gerekiyor.
Bir zamanlar her gün gördüğün insanla şimdi aylarca görüşemiyorsun.
Ve görüşünce yeni şeyler konuşamıyorsun.
Hep eski günleri konuşuyorsun.
Çünkü galiba en güzel günlerimiz geçmişte kaldı.
Kabul edelim.
Büyümek hepimizi incitti.
Bize para kazandırdı belki. Ev verdi. Araba verdi. Unvan verdi.
Ama bazı şeyleri elimizden aldı.
Sokağın sesini aldı. Dostların kolaylığını aldı. Oyunun neşesini aldı. Hiçbir şey düşünmeden gülmeyi aldı.
Yine de içimizde bir yerlerde o çocuk duruyor.
Eski bir şarkı duyunca ortaya çıkıyor. Yağmur yağınca pencereye yaklaşıyor. Bir mahalle maçını görünce durup izliyor.
Ve belki de bize şunu hatırlatıyor.
Büyümek kötü değildi.
Kötü olan, büyürken birbirimizi geride bırakmaktı.
- Fuat Sönmez












