Ebeveynlerimizden öğrendiğimiz bilgiler… Gözlerimizle süzdüğümüz, kalbimizle kabul ettiğimiz; fakat çoğu zaman aklımızla idrak edebilmek için sorgulama yoluna başvurmadığımız düşünceler… Belki de daha çocukken, doğruluğunu sınamadan benimsediğimiz ve bir ömür peşinden gitmeyi kabul ettiğimiz hükümler… Zamanla kendi fikrimiz sandığımız, oysa bize kimlerden ve nasıl miras kaldığını unuttuğumuz kabuller…
Peki, bunların ne kadarı olmak istediğimiz insanla örtüşüyor? Ne kadarı ait olmak istediğimiz hayatla aynı istikamette ilerliyor? Cevaplarını bulmak zor değil. Asıl zor olan, insanın bu cevaplarla yüzleşmeye cesaret edebilmesidir.
Bir çocuk, hayatının ilk yıllarında dünyayı ailesinin gözlerinden tanır. Yürümeyi, konuşmayı, kendini ifade etmeyi, başkalarıyla ilişki kurmayı ve hayatın temel kurallarını öğrenir. Fakat aileden alınan eğitim, yalnızca çocuğun nasıl yürüyeceğini, konuşacağını veya davranacağını belirlemekle kalmaz. Sevginin nasıl gösterildiği, öfkenin nasıl ifade edildiği, korkuların nasıl karşılandığı ve insanların birbirine nasıl davrandığı da çocuğun zihninde derin izler bırakır.
Çocuk, çoğu zaman kendisine öğretilenlerden ziyade gördüklerini öğrenir. Bir evde susmak huzurun şartıysa susmayı, sevgiyi kazanmak için sürekli çabalamak gerekiyorsa çabalamayı, hata yapmak kabul görmemek anlamına geliyorsa kusursuz görünmeyi öğrenebilir. Sonra büyür. Evi değişir, çevresi değişir, hayatına yeni insanlar girer. Fakat çocukluğunda öğrendiği davranışların bir kısmını, farkına bile varmadan, yeni hayatına taşır.
İnsan bazen yaşadığı hayatı değil, kendisine öğretilmiş hayatı yaşamaya devam eder.
Psikologlara ve psikolojik danışmanlara duyulan ilginin artması, insanın kendini anlama ihtiyacını da görünür kılıyor. Modern hayatın getirdiği yalnızlık, bireyselleşme, ilişkilerde yaşanan kırılmalar ve değerler dünyasındaki değişimler, insanı ister istemez bir arayışa sürüklüyor.
Aramak güzeldir. İnsan, aradığı müddetçe kendisine yeni kapılar açabilir. Asıl mesele, ne aradığını bilmeden karşısına çıkan her düşünceye sarılmak, her duyduğunu hakikat sanmak ve başkasının fikrini kendi fikriymiş gibi benimsemektir.
Bir düşüncenin çokça tekrarlanması, onun doğru olduğunu göstermez. Bir davranışın çocukluğumuzdan beri hayatımızda bulunması, onun değiştirilemez olduğu anlamına gelmez. Bize öğretilmiş olması, her zaman bize iyi geldiği anlamına da gelmez.
Bazen insan, kendisini koruduğunu sandığı düşüncelerin ardına saklanarak kendisine zarar verir. Değişmekten korktuğu için bildiği acılara razı olur. Bilinmeyenin kapısını aralamaktansa, tanıdığı sıkıntıların içinde kalmayı tercih eder. Çünkü alışkanlık, her zaman huzur vermez; fakat insana tanıdık gelir.
İnsan, tanıdığı karanlığı bilmediği aydınlığa tercih edebilir.
Anksiyete, yani yoğun ve süreğen kaygı hâli, bugün pek çok insanın hayatını zorlaştıran sorunlardan biridir. Kaygı, belli ölçülerde insanın tehlikeleri fark etmesine ve tedbir almasına yardımcı olan doğal bir duygudur. Ancak ortada belirgin bir tehlike yokken bile devam eden, günlük yaşamı etkileyen ve kişinin hareket alanını daraltan kaygı, artık başlı başına bir sorun hâline gelebilir.
Dışarıdan bakıldığında küçücük görünen bir mesele, insanın içinde büyüyerek aşılması güç bir dağa dönüşebilir. Başkasının kolayca geçip gittiği bir düşünce, bir başkasının zihninde günlerce, hatta aylarca yankılanabilir. Bu yüzden kimsenin derdini kendi ölçümüzle tartmamalıyız. Birine hafif gelen yükün diğerinin omuzlarını çökertmesi, o yükün gerçek olmadığı anlamına gelmez.
Peki, insan neden kendisini durmadan aynı düşüncelerin içinde bulur?
Bazen geçmişte yaşadığı bir kırgınlık, bugünkü ilişkilerinin üzerine gölge düşürür. Bazen çocukluğunda göremediği bir sevginin izini, yetişkinliğinde kurduğu bütün ilişkilerde arar. Bazen de bir zamanlar kendisini koruduğuna inandığı davranışlar, artık hayatını daraltan duvarlara dönüşür.
İnsan, kimi zaman sevdiklerinden, kimi zaman geçmişinden, kimi zaman da kendisinden kaçar. Kaçtığı şeyin kendisini takip etmesine şaşırır. Oysa yüzleşilmeyen meseleler, insanın zihninde farklı biçimlerde yeniden karşısına çıkabilir.
Korkularımızı aşmanın yollarından biri, onlarla güvenli ve sağlıklı bir biçimde yüzleşmeyi öğrenmektir. Fakat bu, insanın bütün korkularını tek başına yenmesi gerektiği anlamına gelmez. Bazen bir dostun desteği, bazen bir uzmanın rehberliği, bazen de kendimize karşı daha anlayışlı olmayı öğrenmek gerekir.
İnsan, kendisini anlamaya başladığında korkularının da dilini çözmeye başlar.
Çocukluğunda yeterince sevgi ve değer görmediğini düşünen bir insan, ilerleyen yaşlarında da benzer duygularla mücadele edebilir. Sevilmeye layık olmadığını düşünebilir. Kendisine gösterilen sevgiden şüphe duyabilir. En küçük bir mesafeyi terk edilmenin işareti sayabilir. Birinin sessizliğinde kendisine yöneltilmiş bir suçlama, geciken bir cevapta ise yaklaşan bir ayrılık arayabilir.
Böylece insan, henüz gerçekleşmemiş olayların acısını yaşamaya başlar.
Üstelik bu kaygı yalnızca kişinin kendisini etkilemez. Eşiyle ilişkisine, çocuklarıyla kurduğu bağa ve yakın çevresine de yansıyabilir. Sevdiklerini kaybetmekten korkarken onları kendisinden uzaklaştırabilir. Anlaşılmak isterken kendisini anlatmaktan vazgeçebilir. Sevilmek isterken sevgiyi sürekli sınayabilir.
Başkalarının kendisi hakkında ne düşündüğünü öğrenmeye o kadar çok vakit ayırır ki kendi hayatını yaşamaya fırsat bulamaz. Henüz söylenmemiş sözlere üzülür, gerçekleşmemiş ihtimallerden korkar, yaşanmamış ayrılıkların yasını tutar.
Sonra bütün bunları hayatın değişmez gerçeği sanır.
Oysa geçmiş, bugünü etkileyebilir ama geleceği tek başına belirlemek zorunda değildir. Çocukluğumuzda eksik kalan bir şeyin yetişkinliğimizde de eksik kalacağına inanmak, geçmişin hükmünü geleceğe taşımaktır. İnsan, geçmişinde yaşananları değiştiremez; fakat onların bugünkü hayatını nasıl etkilediğini anlayabilir ve bu etkilerle başka türlü baş etmeyi öğrenebilir.
Her yaranın izi silinmeyebilir. Fakat her izin hayatımızı yönetmesine de gerek yoktur.
İnsanın arayışı umutla birleştiğinde güzel manzaralar ortaya çıkar. Bir zamanlar imkânsız sandığı şeylerin karşısında artık daha sakin durabilir. Boşuna üzüldüğünü düşündüğü günleri buruk bir tebessümle hatırlayabilir. Kendisine yıllarca yük ettiği bazı meselelerin aslında zihninde büyüttüğü kadar büyük olmadığını fark edebilir.
Elbette her şey yalnızca istemekle çözülmez. İnsan bazen ne kadar gayret etse de hayatın güçlükleriyle karşılaşmaya devam eder. Bazı sorunların çözümü zaman, bazıları emek, bazıları destek, bazılarıysa kabullenme gerektirir. Fakat insanın değişime açık olması, kendi payına düşeni görmesi ve gerektiğinde yardım istemesi, çözüm yolunda önemli adımlardır.
Belki de asıl mesele, bir daha hiç üzülmemek değildir. Üzüntünün bizi bütünüyle ele geçirmesine izin vermeden yaşamayı öğrenmektir. Bir daha hiç korkmamak değil, korktuğumuz hâlde yolumuza devam edebilmektir. Her soruya cevap bulmak değil, cevabını henüz bilmediğimiz sorularla da yaşayabilmektir.
Çünkü insanın huzuru, her şeyin yoluna girmesine bağlı değildir. Bazen hayatın bütün düğümleri çözülmeden de insanın içinde bir sükûnet filizlenebilir.
Çözümü nerede arayacağımız, çoğu zaman sorunun nerede başladığını ne kadar anlayabildiğimizle ilgilidir. Bu yüzden insan, yalnızca önündeki engellere değil, o engelleri nasıl gördüğüne de bakmalıdır.
İç sıkıntısı da bazen böyle gelir. Kapıyı çalmadan içeri giren, evin bir köşesine oturup sessizce bekleyen bir misafir gibi…
Kimi zaman kısa bir süre kalır, sonra kendiliğinden çekip gider. Kimi zaman da gitmek bilmez. Ev sahibinin neşesini azaltır, uykusunu böler, zihnini yorar. İnsan nereye gitse onu yanında taşır. Kalabalıkların içinde yalnızlaşır, sessizliğe çekildiğinde düşüncelerinin sesini daha fazla duyar.
Böyle zamanlarda kendimize hemen kızmak, bu duyguyu bir zayıflık saymak yerine onu anlamaya çalışmalıyız. İçimizdeki sıkıntı, bazen ihmal ettiğimiz bir ihtiyacın, çözüme kavuşturamadığımız bir meselenin veya dinlenmeye duyduğumuz ihtiyacın habercisi olabilir. Bazen de profesyonel destek gerektiren psikolojik bir güçlüğün belirtisidir.
Her iç sıkıntısını aynı sebeple açıklamak mümkün değildir. Her derdi yalnızca maneviyat eksikliğine bağlamak da doğru olmaz. İnsan, ruhunun ihtiyaçları kadar zihninin ve bedeninin ihtiyaçlarını da gözetmelidir.
Yine de gelip geçen duyguların hiçbirini hayatımızın değişmez hakikati sanmamak gerekir. Bugün içimizi daraltan bir his, yarın hafifleyebilir. Bugün çıkış bulamadığımız bir mesele, zamanla başka bir anlam kazanabilir.
Bazen yapmamız gereken, sıkıntıyı hemen kovmaya çalışmak değil, bize ne anlatmak istediğini anlamak ve ardından yolumuza devam etmektir.
İnsanın bir de manevi arayışı vardır. Kalbin anlam aradığı, aklın sorular sorduğu, insanın bütün çabalarına rağmen kendi başına cevaplayamadığı meselelerle karşılaştığı bir alan…
İnanç, insanın bu yolculuğunda ona istikamet verebilir. Hayatın yalnızca görünenlerden ibaret olmadığını hatırlatabilir. Çekilen acıların ortasında sabrı, belirsizliklerin içinde tevekkülü, sahip olunan nimetler karşısında şükrü öğretebilir.
Ancak manevi hayatı güçlendirmek, insanın yaşadığı her sıkıntıyı görmezden gelmesi veya her derdin kendiliğinden geçmesini beklemesi değildir. Dua etmekle tedbir almak, tevekkül etmekle sorumluluk üstlenmek, sabretmekle çözüm aramak birbirine zıt değildir.
İnsan, elinden geleni yaparken gönlünü de Allah'a açabilir.
Halk arasında hadis olarak aktarılan, "İki günü birbirine eşit olan ziyandadır." sözü, insanın kendisini geliştirmesi ve ömrünü anlamlı işlerle değerlendirmesi gerektiğini hatırlatır. Bu sözü bir yarışın başlangıcı değil, kendimize dönüp bakmak için bir vesile saymalıyız. Her gün büyük işler başarmak zorunda değiliz. Bazen bir yanlıştan dönmek, bazen bir gönlü almak, bazen de kendimizi daha iyi anlamak bile önemli bir ilerlemedir.
Kur'an-ı Kerim'de İnşirah suresinin yedinci ayetinde şöyle buyrulur: "Bir işi bitirince hemen başka bir işe koyul." Bu ayet, insanın bir işi tamamladığında boşluğa düşmek yerine yeni bir sorumluluğa yönelmesini hatırlatır. Hayatın yükü karşısında bütünüyle hareketsiz kalmak yerine, gücümüz ölçüsünde yeniden adım atmayı öğretir.
İnsan boş kaldığında her zaman huzur bulmaz. Bazen sessizlik, zihninde büyüyen düşüncelere daha fazla alan açar. Çözümsüz sandığı meseleler birbiri ardına sıralanır; geçmişin pişmanlıklarıyla geleceğin kaygıları aynı anda üzerine yürür. Böyle zamanlarda anlamlı bir işle meşgul olmak, birine fayda sağlamak, öğrenmek, üretmek veya bedenen hareket etmek insana iyi gelebilir.
Elbette dinlenmek de bir ihtiyaçtır. Her boşluk doldurulması gereken bir eksiklik değildir. Önemli olan, insanın kendisini tüketmeden hayatın içinde kalabilmesidir.
Manevi hayatı sağlam tutmanın bir diğer yolu da kâinatın ve içindeki her şeyin yaratıcısı olan Allah'ı anmaktır. İnsan, kalbini Allah'ın zikriyle diri tuttuğunda yaşadığı olaylara başka bir pencereden bakmayı öğrenebilir. Çıkmaz sandığı sokakların her zaman bir çıkış sunmasa bile yeni bir sabır, yeni bir anlayış ve yeni bir yön kazandırabileceğini fark edebilir.
Bitmeyecek sandığımız dertlerin bir gün hafifleyebileceğini, bizi güçsüz bırakan tecrübelerin zamanla olgunlaşmamıza vesile olabileceğini görebiliriz. Her acının nedenini bilemeyebiliriz. Her yaşananın ardındaki hikmeti hemen kavrayamayabiliriz. Fakat inanç, bütün cevaplara sahip olmadığımız zamanlarda da umutla yaşayabilmemize yardımcı olabilir.
Yeter ki inancımızı yalnızca dilimizde taşımayalım. Onu davranışlarımıza, ilişkilerimize ve hayata bakışımıza da yansıtalım.
Çünkü insanın inandığı değerlerle yaşadığı hayat arasındaki mesafe açıldıkça, içindeki huzursuzluk da büyüyebilir. Söylediklerimizle yaptıklarımız, savunduklarımızla tercihlerimiz arasındaki uyum, kendimizle barışık yaşayabilmemiz açısından önemlidir.
İnandığımız değerleri hayatımıza taşıyabildiğimiz ölçüde kendimize yaklaşırız. Hatalarımızı fark edip düzeltmeye çalıştıkça, başkalarına gösterdiğimiz merhameti kendimizden de esirgemedikçe ve hayatın sorumluluklarını üstlendikçe içimizde yeni bir denge kurabiliriz.
İnsan, bazen yıllarca dışarıda aradığı huzurun kapısının kendi içinde olduğunu geç fark eder. Fakat o kapıyı açmak, yalnızca kendine dönmekle değil; kendini tanımak, gerektiğinde değişmek, başkalarına karşı adil olmak ve inandığı hakikatleri yaşayabilmekle mümkündür.
Belki de aradığımız hayat, bir gün ansızın karşımıza çıkacak başka bir hayat değildir. Belki de aradığımız insan, yıllardır olmaya çalıştığımız bir başkası değil, korkularından, alışkanlıklarından ve kendisine miras kalan yanlışlardan sıyrılmayı öğrenen kendimizdir.
Kendimize varmak için bazen geçmişin karanlık sokaklarından geçmek, bazen korkularımızla yüzleşmek, bazen de elimizde olmayanları kabullenmek gerekir. Yol her zaman düz değildir. Fakat insan, hangi yöne yürüdüğünü bildiğinde en dar sokaklarda bile kendisine bir istikamet bulabilir.
Selam ve dua ile…















