Müslümanlar, İslâm’ı olması gerektiği gibi yaşayamadıkları zamanlarda dışarıdan bakıldığında yobaz, katı ve hakikatten uzak insanlar gibi görünebiliyor. Oysa burada sorgulanması gereken İslâm değil, İslâm’ı yaşadığını söyleyen insanın kendisidir. Çünkü dinin güzelliği ile insanın kusuru aynı şey değildir. Biz bazen kendi eksiklerimizi dinin üzerine örtüyor, sonra da ortaya çıkan görüntüyü İslâm’ın kendisi sanıyoruz.
Oysa Müslüman biraz da kar tanesi gibi olabilmeli. Düştüğü yeri değiştirmeli, fakat kendisini kaybetmeden. Sessizce inmeli hayata; bir başkasının üzerine yük olmadan, fakat dokunduğu yerde bir iz bırakarak. Çünkü insanın her gün aynı kalması, kendisini tamamlaması değil, kendisini tekrar etmesidir. Müslümanlık da yalnızca inandığını söylemekten ibaret değildir. Her gün yeniden kendine bakabilmek, eksildiği yeri görebilmek ve oradan yeniden başlayabilmektir.
Bunun için insanın zaman zaman kendisine şu soruyu sorması gerekir: Dün olduğum insanla bugün olduğum insan arasında ne değişti?
Bir yıl daha yaşlanmış olmak, tek başına büyümek değildir. Daha fazla kitap okumak da, daha çok konuşmak da insanı kendiliğinden olgunlaştırmaz. Asıl mesele, yaşadıklarımızın bizi değiştirip değiştirmediğidir. Aynı öfkeye, aynı kibire, aynı bencilliğe, aynı kırgınlıklara her yıl yeniden dönüyorsak zaman geçmiş, fakat biz yerimizde kalmışız demektir.
Bu yüzden insanın kendisini yenilemesi gerekir. Yenilenmek, geçmişi inkâr etmek değildir. Aksine geçmişte yaptığımız hatalara bakıp onlardan bir yol çıkarmaktır. Dün düştüğümüz yerde bugün yeniden ayağa kalkabilmektir.
Bunu en açık şekilde namaz üzerinden de düşünebiliriz.
Kaçımız namazı vaktinde kılabilmek için gerçekten çırpınıyoruz? Kaçımız namazı yalnızca yerine getirilmesi gereken bir görev olarak değil, bizi değiştirmesi gereken bir buluşma olarak görüyoruz?
Kur’an, “Şu namaz kılanların vay hâline! Onlar namazlarından gafildirler. Onlar gösteriş yaparlar ve en küçük yardımı bile engellerler.” buyururken yalnızca namazın şeklinden söz etmiyor. Namaz kıldığı hâlde merhameti eksilen, ibadet ettiği hâlde insanlara karşı kibirlenen, secde ettiği hâlde ihtiyaç sahibine sırtını dönen insanın çelişkisini de önümüze koyuyor.
Demek ki mesele yalnızca namaz kılmak değildir. Mesele, namazın insanı kılmasıdır.
Eğer namaz bizi daha merhametli, daha sabırlı, daha adaletli, daha dürüst bir insan hâline getirmiyorsa, belki de ibadetin şekline sahip olmuş fakat ruhuna yeterince yaklaşamamışızdır. Çünkü ibadet insanın hayatından ayrı bir köşede durmaz. İnsan secdeden kalktığında yine aynı insan olarak kalıyorsa, orada kendisine dönüp bakması gereken bir yer vardır.
Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey budur: Kendimize dönmek.
Başkasının günahını saymak kolaydır. Başkasının hatasını konuşmak, başkasının eksikliğini göstermek kolaydır. Zor olan insanın kendi nefsinin karşısına geçmesidir. Çünkü insan başkasının kusurunu gördüğünde kendisini haklı hisseder; kendi kusuruna baktığında ise mazeret üretmeye başlar.
Oysa insanın en büyük mücadelesi yine kendisiyle olan mücadelesidir.
Nefsinin istediği her şeyi yapmak özgürlük değildir. Bazen insanın asıl özgürlüğü, nefsinin istediği hâlde yapmamayı seçebilmesidir. Öfkeliyken susabilmek, gücü varken affedebilmek, haklıyken incitmemek, eline fırsat geçtiğinde başkasının hakkına uzanmamak… Bunların her biri insanın kendi içinde verdiği büyük savaşlardır.
İslâm’ı anlamak da burada başlar.
İslâm’ı yalnızca yasaklar ve emirler üzerinden okumak, onun insanı dönüştüren tarafını eksik bırakır. İslâm, insanı cehaletin karanlığından çıkarıp hakikate yöneltmek için gelir. Putları kırmak yalnızca taşlardan yapılmış heykelleri yıkmak değildir. İnsanın kendi içinde putlaştırdığı ne varsa onunla da hesaplaşmasıdır. Kibir, makam, para, şöhret, güç, gösteriş, nefsin arzuları… İnsan bazen Allah’ın karşısına diktiği putları taşta değil, kendi kalbinde taşır.
Bu yüzden Müslüman olmak, kendisini tamamlanmış görmek değil; tamamlanması gereken taraflarını fark etmektir.
Akıl da bu yolculukta insana verilmiş büyük bir nimettir. İnsan düşünür, sorgular, öğrenir, araştırır ve hakikati arar. İslâm’ın akla verdiği değer de buradan anlaşılır. Fakat akıl ne kadar kıymetli olursa olsun her şeyi tek başına kuşatabilecek bir güç değildir. İnsan, bildiklerinin sınırını da bilmelidir. Çünkü haddini bilmek cehalet değil, hikmetin başlangıcıdır.
Bugün İslâm adına konuşurken belki de en büyük eksikliğimiz, söylediğimizle yaşadığımız arasındaki mesafedir. Çok konuşuyoruz fakat az yaşıyoruz. Çok eleştiriyoruz fakat az değişiyoruz. Başkalarının yanlışlarını kolayca görüyor, kendi nefsimizin bize kurduğu tuzakları fark etmekte zorlanıyoruz.
Oysa Allah’ın rahmeti bütün bu eksikliklerimizin üzerinde duruyor.
İnsan hata yapabilir. Düşebilir. Yolunu şaşırabilir. Günah işleyebilir. Fakat bütün bunlar dönüş kapısının kapandığı anlamına gelmez. Belki de insanın Allah’a en samimi dönüşleri, kendisini kusursuz sandığı zamanlarda değil, ne kadar eksik olduğunu fark ettiği zamanlarda gerçekleşir.
Bu yüzden ümitsizlik Müslümana yakışmaz.
Çünkü insanın hikâyesi yalnızca düştüğü yerlerden ibaret değildir. Asıl hikâye, düştükten sonra ne yaptığıdır. Bir insan bugün dün olduğundan biraz daha merhametliyse, biraz daha sabırlıysa, biraz daha dürüstse, biraz daha az kırıyorsa ve biraz daha çok affedebiliyorsa, işte orada bir değişim vardır.
Belki de Müslümanlığın en güzel taraflarından biri budur: Her gün yeniden başlayabilme imkânı.
Kar tanesi gibi…
Düştüğü yeri değiştiren ama kendisini kaybetmeyen bir insan olabilmek. Hayatın içine sessizce karışırken kalbinde iyiliği, adaleti, merhameti ve hakikati taşıyabilmek.
Çünkü mesele hiç düşmemek değildir.
Mesele, düştüğünde yerde kalmamaktır.
İnsan kendisini yeniledikçe dünyaya bakışı da değişir. Dünyaya bakışı değiştikçe insanlara davranışı değişir. İnsanlara davranışı değiştikçe yaşadığı yer değişir. Belki bütün büyük değişimler de böyle başlar: Önce insan kendi içine döner.
Ve belki de bugün dünyayı değiştirmekten önce kendimizi değiştirmeye ihtiyacımız vardır.
Çünkü insan kendisini düzeltmeden dünyayı düzeltmeye kalktığında, çoğu zaman kendi kusurlarını başkalarının üzerine taşır.
Oysa gerçek dönüşüm içeride başlar.
İnsan önce kendi kalbine bakar. Sonra diline. Sonra davranışlarına. Sonra hayatına…
Ve her defasında yeniden sorar:
Ben bugün dünden daha iyi bir insan mıyım?
Cevap hayırsa yeniden başlar.
Çünkü Allah’ın rahmeti varken, insanın kendisinden ümit kesmesi için hiçbir sebep yoktur.















