Eskinin büyüsünü bozan, şimdiyi de hakkıyla yaşayamamamıza neden olan sessiz bir felaketin içindeyiz.
Muhabbetin olduğu zamanlarda zamanın nasıl geçeceği dert değildi. Hayatın olağan akışında kimi anlar verimli geçer, kimi anlar bir an önce bitsin isterdik. Ama iki muhabbetin belini kırınca zamanın nasıl geçtiğini anlamazdık.
Sonra televizyon geldi, internet geldi ve o muhabbet bozuldu.
Bahçemiz kurudu, evimizde nifak tohumu yeşerdi. Aynı evin içinde Berlin Duvarı'nı aratmayacak bir bölünme yaşandı. Çocuklarımız odalarına, kabuklarına çekildi. Eve bir ölü sessizlik oturdu.
Televizyonla tanışmamız başlı başına trajikomikti. Salonun ortasına bırakılmış saatli bir bomba gibiydi. Annelerimiz el emeği dantellerini üzerine örterdi. Gâvur icadına bir kimlik kazandırma çabasıydı belki de o dantel.
Zamanla o bomba evin baş köşesine yerleşti. Beş vakit yaşadığımız günü, yayın akışına göre ayarlar olduk. Kanal sayısı arttıkça seçeneklerimiz değil, esaretimiz arttı.
Teknolojinin götürdükleri kadar getirdiklerini de inkâr edemeyiz. Bir bilgiye saniyeler içinde ulaşmak büyük nimet. Fakat götürdükleri, neslin genetiğini bozmaya yetti.
Peki ne yapmalı? Eski ile yeniyi mukayese ederken sadece şimdiyi kötülemek yetmez.
Çözüm, geçmişin güzelliklerine bugünün aynasından bakmakta. Hz. Ali'nin dediği gibi, çocuklarımızı bir sonraki çağa göre yetiştirmekte.
Eskiden Pazartesi-Perşembe oruçları, Perşembe akşamları Kur'an okumaları vardı. Ailece yapılan ritüellerdi bunlar. Bizi bunlardan koparan teknolojiye verilecek en güzel cevap, onu doğru yerde kullanmaktır.
Madem çocuklarımızı camiye götüremiyoruz, caminin huzurunu eve taşımalıyız. Madem aynı sofraya oturamıyoruz, ailece izleyeceğimiz bir günü, birlikte oynayacağımız bir oyunu takvimimize yazmalıyız.
Teknoloji çağında yaşamayı reddedemeyiz. Ama ona teslim olup teslim olmayacağımıza biz karar verebiliriz.















