Biriktiriyoruz, koca dağlar kadar biriktiriyoruz. Öyle bir birikim ki ne bize ne başkasına faydası var; anlamsız bir yığının ortasındayız. Tasarruf yapalım derken kimseye faydası olmayan bencil bir dünyaya kapı aralıyoruz. Dünyamızı sırtımıza yükleyip kan ter içinde kalıyoruz. Etrafımızda aç, susuz kalanları görmekten aciziz ya da görmek işimize gelmiyor.
Eskiden Amerika’da tayfun veya kasırga olduğu zaman TV ekranlarında market raflarının boşaltılmasını, insanların hunharca alışveriş yapmasını görünce hayıflanırdık. Kendi memleketimizde de bunu gördük. Pandemi döneminde kapanma nedeniyle marketlerdeki tüketimin aşırılığına şahit olduk. Mide açlığımız doyumsuz bir hırsa evrilmeye başladı. Bütün dünyaya hâkim olmaya gayret eden bir nefsimiz var; haz duygularımız tatmin olunmaz seviyelere vardı. Ruhumuzu doyurmaya niyetimiz bile yok; ruhumuz, mide açlığının esareti altında eziliyor. Kendimize ait olmayan dünyalara yelken açmaya çalışıyoruz. Bu kadar açgözlülük, hiç tanımadığımız yozlaşmış bir nesil ortaya çıkarıyor.
Bir kuruma gidersin, görevli memurun kahvaltı saatine denk gelirsin; vatandaşa hizmeti başa kakar gibi davranır. Milletvekili seçersin; kendi asli işi dışında işler yapmaya çalışır, kendisine vazife olmayan alanlarda adeta yeni bir imparatorluk kurar. Belediye başkanını seçersin; imardan ifraza kadar ne kadar usulsüzlük varsa rantını kendi kasalarına taşır. Binlerce yıldır "baldırı çıplakları" oynayan biz halk ise kavgasını verdiğimiz bütün davaların ganimetini hep başkalarına kaptırmışızdır. Dökülen kanımız, alnımızdan bulgur bulgur akan terimiz üzerinde yükselen kan emiciler hep üstümüze çullandılar.
Artık bir evin ahalisi arasında bile maddi kaygılar oluştu. İnsanlar arasında taht ve baht kavgaları verilmeye başlandı. Varlık içerisinde olanların, yokluğun ne olduğunu bilmediği bir devre denk geldik. "Sahi, en son ne zaman aç kaldık?" Kendimize bunu sormamız gerekmez mi? Kimsenin kimseye yar olmadığı, menfaat çatışmasında tüm köprülerin yıkıldığı, bütün güzelliklerin bir anda yerle yeksan edildiği bir zamanın içerisinde yaşıyoruz.
Kendi sığ dünyamızdan istifa edip merhamet dünyasına hicret etmek zorundayız. Öyle bir hicret olmalı ki yalın ayak, başı açık yola koyulan gerçek bir muhacir gibi olmalıyız. Hepimize şarttır bu mana alemine hicret... Yüklerimizden kurtulmalı, fazlalıklarımıza gözümüzü kırpmadan kıymalıyız.
Behlül-i Dânâ ile Harun Reşid arasında yaşandığı söylenen o kısa hikâye, bize dünyanın ağırlığını ne güzel hatırlatır: Harun Reşid’in Behlül’ü kendi dünyalık mallarına ortak etmek istemesi üzerine Behlül bunu kabul etmez. Dünya malının ağırlığını ve hesabının zorluğunu anlatmak için kızgın sacın üzerinde "Bir ibrik, bir leğen!" deyip elindekileri sayarak geçer. Kendi hesabının hafifliğini Harun Reşid’e hatırlatır. Bu kıssa bize de ders teşkil etmez mi?
Dünya hayatının ve meşgalesinin boş bir avuntudan ibaret olduğu, kadim kitabımız Kur'an-ı Kerim’deki pek çok ayette de açıkça belirtilir. Yunus Emre’nin:
"Mal sahibi, mülk sahibi,
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk de yalan,
Var biraz da sen oyalan..."
dizeleri, hırslarımıza bir tokat gibi inmeli ve bizi bu gaflet uykusundan uyandırmalıdır.
Uzun sözün kısası; hırslarımızı bir bir çöp torbasına koyup üzerine de sırtımızdaki dünyalık elbiseleri eklemeli ve uzak bir coğrafyada bir daha çıkarmamak üzere gömmeliyiz. Ya muhabbet ehli olacağız ya da hırslarına yenik düşen harislerden...
Selam ve muhabbet ile...















