Bingöl’de tekstil sektörü, son yıllarda yerel kalkınmanın umut ışığı olarak gösterildi. Atölyeler açıldı, makineler çalışmaya başladı. Gençler büyükşehirlere göç etmeden istihdam edildi, aileler “çocuğumuz işe girdi” diyerek umutlandı. Dışarıdan bakıldığında bir başarı hikâyesi yazılıyor gibiydi. Ama içeriden bakanlar, o hikâyenin arka planında başka bir şeyin ilmek ilmek dokunduğunu çok iyi biliyor: adaletsizlik.
Çark dönüyor ama düzen işlemiyor. Makineler aralıksız kumaş keserken, insanların hayatı sessizce sökülüyor. Çalışma saatleri uzun, ücretler düşük; sigorta ise çoğu zaman ya hiç yapılmıyor ya da eksik yatırılıyor. Oysa bu, yasal bir zorunluluk. Ama bazı işyerleri maliyeti kısmak için işçiyi kayıtsız çalıştırmayı tercih ediyor. En temel hak olan maaş bile bazen bir lütuf gibi sunuluyor, bazen de ay sonuna gelmeden buharlaşıyor. Artık her yeni ay, işçiler için umut değil, derinleşen bir hayal kırıklığı demek oluyor.
Bazı işletmeler bir sabah “iflas” ettiğini duyuruyor. Ne var ki bu iflaslar çoğu zaman gerçek bir ekonomik çöküşün değil, yükümlülüklerden kaçmanın adı oluyor. Şirket kapanıyor, tabelası indiriliyor… Ama birkaç hafta sonra aynı makineler, aynı ustalar, aynı sokakta yepyeni bir isimle yeniden çalışmaya başlıyor. Sadece adı değişen ama zihniyeti aynı kalan bu yapılar, işçilerin alın terini kâğıt üzerinde silip yok ediyor. Geride kalan ise içerde kalmış maaşlar, yatmamış sigortalar ve tutulmamış sözler oluyor.
Devletin bu tabloya müdahalesi ise çoğu zaman sembolik kalıyor. Kayyum atanan işletmelerde öncelik genellikle üretimin sürmesi, şirketin ayakta kalması oluyor. Oysa unutulmamalı: Şirketi ayakta tutan asıl güç, o makineleri çalıştıran ellerdir. Ve hakkı yenmiş bir işçinin emeğiyle sürdürülen üretim, büyüme değil derinleşen bir haksızlıktır.
Tüm bunlar bireysel dramlar değil; yapısal bir çöküşün, kuralsızlığın ve denetimsizliğin somut göstergeleridir. Çünkü bir ülkede devlet desteğiyle büyüyen bir sektör, çalışanlarını bu kadar savunmasız bırakabiliyorsa, orada sadece ekonomi değil, adalet de iflas etmiştir.
Bu nedenle artık sorulması gereken soru şudur: Kamu kaynakları kimin için kullanılıyor? İşçisinin maaşını ödemeyen, vergiden kaçan, sigorta yatırmayan işletmelere neden hâlâ teşvik veriliyor? Denetim mekanizmaları neden işlemiyor?
Bugün Bingöl’de bir fabrika sadece kumaş üretmiyor; aynı zamanda suskunluk dokuyor, güvencesizlik örüyor. Oysa bir işyerinin gerçek sermayesi makinesi değil, insandır.
Ve şunu asla unutmamalıyız:
Hakkı ödenmeyen bir işçi, sadece emeği değil; geleceği de çalınmış bir vatandaştır.
Bir şehirde sadece makineler çalışıyor, ama insanlar susturuluyorsa, orada üretim değil, çürüme başlar.
Ve bu çürüme sadece atölyeleri değil, toplumu da içten içe çökertecektir.
Biz bu yazıyla bir karalama kampanyası yapmıyoruz. Tüm tekstil sektörünü hedef almıyoruz. Ama kötü niyetli bazı yapıların, devlet teşviklerini kendi çıkarı için kullanıp işçiye sırt çevirmesini de görmezden gelmiyoruz. Bu oyun sürmemeli.
Denetim gelmeli.
Yaptırım gelmeli.
Adalet gelmeli.
Çünkü alın terinin çalındığı bir düzende kalkınma olmaz.
Ve eğer bu düzen böyle devam ederse, bir gün o fabrikaların duvarları çatırdar.
Ama o çöküntünün altında yalnızca işçiler değil; susanlar, görmezden gelenler ve koruyanlar da kalır.











