Zamanın birinde, doğunun serin yeliyle yoğrulmuş, yürekten dostluklara inanan bir Bingöllü vardı. Adını burada vermeyeceğim ama onu tanıyanlar, “adam gibi adam” derdi arkasından. Omzunu omzuna veren, çayını paylaşan, cebindeki son kuruşu masaya koymaktan çekinmeyen biriydi. Dostluk onun için bir söz değil, yaşanmış bir duruştu.
Mahallede kim dara düşse, önce o duyardı. Birinin evine ekmek girmemişse, fark ettirmeden kapısına bırakırdı. Hakkı yenmiş birini görse, susmazdı. Adanmıştı; dostlarına, mahallesine, memleketine… Parayla pulla işi olmazdı. “Dost yüzü, para yüzünden daha kıymetli” derdi.
Ama sonra bir şey oldu.
Bir iş tuttu, bir kapı açıldı, para geldi. Hem de öyle az buz değil. Önce kıyafet değişti. Sonra konuşmalar. Ardından dost meclislerine uğramaz oldu. Telefonlar ya meşgul çaldı ya da hiç açılmadı. O eski mahallenin çamurlu sokaklarını unuttu. Yeni semtlerde, yeni çevrelerde bir başka adam olup çıktı.
Eski dostları başta anlam vermedi. “Yoğundur,” dediler. “İşleri vardır, belki biraz nefes alıyordur,” diye kendilerini teselli ettiler. Ama zaman geçtikçe anladılar: Para bazılarını büyütmez, aksine küçültür.
Oysa dostluk dediğin, cüzdandaki rakamlarla ölçülmezdi. Adanmışlık, bankalardaki mevduatla kıyaslanmazdı. Ve vefa, unutulacak bir mevsim değildi. Ama belli ki bazıları için sadakat, sadece yoksulluk zamanlarının hikâyesiymiş.
Bugünlerde hâlâ konuşulur o Bingöllü. Bir zamanlar sırtını yasladığın bir çınardı, şimdi ise gölgesi bile düşmeyen kuru bir dal gibi. Para ona çok şey kazandırdı belki ama en kıymetlisini kaybettirdi: İnsanlığını.
Ve işte hayat, tam da bu yüzden, bazen bir sınavdır. Kimi bu sınavdan dostlukla geçer, kimi de sadece parasını geçirir.
Ve bilinsin ki bu hikâye tek bir kişiye ait değil. Çünkü o kişi… hepimizdik. O Bingöllü, aslında bütün Bingöllülerdi.













Fuat hocam kalemine sağlım