Bismillahirrahmanirrahîm
Îman ile bizi müşerref kılan rabbimize hamd ve bize her yönüyle örnek olan Hz. Muhammed’e (a.s) salât ve selâm olsun.
Müslümanın iki ölçüsü vardır; ilki Kur’ân ve diğeri Kur’ân’ın ilk muhatabı olan Efendimizin (a.s.) Sünnetidir.
Müslüman olduğunu söyleyen her birey, bu iki ölçüyü esas almakla karşı karşıyadır.
Müslüman, her işinde Kur’ân ve Sünnet ışığında yol almakla mükelleftir, demek abartı değil; gerekliliktir.
Bu durumda, müslümanın keyfine, nefsine ve ihtiraslarına göre tavır alması düşünülmesi dahi âbes olur.
Efendimiz (a.s.) peygamberlik öncesi ve sonrasında her zaman doğru yolda ve ölçülü adımlarla yürümeyi düstûr edinmişti.
O, her zaman kalbinde Allah’ın sevgisini ve korkusunu hisse…
[08:46, 09.10.2026] Semih Akdemir Yazar: Çoğunluğun ötesindeki hakikat
Bismillahirrahmanirrahîm
Bize îmanı nasip eden Rabbimize hamd, baş tacımız, rehberimiz Hz. Muhammed’e (a. s.) salât ve selâm olsun.
“Eğer yeryüzündekilerin çoğuna uyarsan seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar ancak zanna uyarlar ve sadece yalan uydururlar.” (En’âm, 116)
Birkaç gün önceydi, bir köşe yazısında bu âyeti okuduğumda, afallamıştım. Gözlerimi ayıramadım kısa bir süreliğine hatta onu tekraren okudum.
“Neden bugüne kadar bu âyetten haberdar değildin?” diye sordum kendime.
Yüce kitabımızdan kimi âyetleri okuduğumda veya kimi hocalardan duyduğumda yeni okumuş gibi şaşırıyorum. Oysa daha önce birçok defa okumuştum.
İnsan, bir kitabı birkaç defa okuduktan sonra göz ve kulaklar o kitaba aşina olur.
Bu âyet beni etkilemiş ve şaşırtmıştı.
Tabii bunu okuyunca, bu konuyla alakalı yazı yazmak farz oldu, dedim kendime.
Bir konuyu kaleme almak, benim için sancılıdır ama yine de yazma hissimi yenemiyorum.
Dünyanın yüzölçümü beş yüz on milyon kilometre karedir. Bunun yaklaşık üç yüz altmış bir milyonu okyanus, deniz, göllerden ve nehirlerden oluşur, geriye kalan karadır.
Bu yeryüzünde sekiz milyar küsür insan yaşamaktadır. Bu sekiz milyarın, yaklaşık iki milyarı Müslüman, geriye kalanı gayrimüslimdir.
Peygamberimiz’e (a.s.) peygamberlik verildiğinde Mekke’nin nüfusu on bin civarındaydı. O zamanki dünya nüfusu ise iki yüz milyon kadardı.
Şimdi…
Yüce Rabbimiz, doğruluğun çoğunlukta olmadığını, çoğunluğa uymanın da delâlet olduğunu söyler. Şayet sayı itibariyle fazla olan hak yolda olsaydı, bugünün şartlarına göre iki milyar Müslümanın, altı milyar gayrimüslimlere uyması gerekirdi, değil mi?
Efendimiz, peygamberliğini ilan ettiğinde ekseriyeti temel almadı. Şayet çoğunluk esas alınsaydı, O tek başına nasıl hak yolda olabilirdi? (Haşa!)
O, dâvete başladığında, “Siz çoğunluk olarak hak yoldasınız, benim de size tâbî olmam gerekir.” demedi.
O, “Benim sizi dâvet ettiğim dosdoğru yol budur. Bunun dışındaki her türlü ideoloji, akım bâtıldır.” diyerek başladı sözlerine.
Yalnız başladı ve sayı gittikçe arttı ama Müslümanların sayısı, diğer milletlerin sayısını hiçbir zaman geçemedi.
Efendimiz Veda Haccında insanlara seslenirken onu dinleyenlerin sayısı, yüz yirmi dört bin olduğu rivayet edilir. Tabii bu, Müslümanların toplam sayısı değildi. Zira, şartları el vermediği için Veda Haccına katılamayanlar da vardı. O zaman Müslümanların sayısının yüz binleri bulduğu rivayet edilir.
Netice itibariyle gayrimüslimlerin sayısı, Müslümanlardan katbekat fazlaydı.
Peygamberimiz hiçbir şekilde onların anlayışını tasdik etmedi.
Sahabe-i kîram da çoğunluğa uymayı düşünmedi.
Peygamberimiz hayatı boyunca hiçbir zaman sayıya takılmadı; ne savaş meydanlarında ne mescidde ne de çarşı-pazarda.
O, istikamet üzere yürüdü ve sahabesine de aynı şeyi emretti.
Bir gün bir sahabi çıkıp da, “Ya Resulullah, biz azınlığız, biz de çoğunluğa uysak?..” demedi.
Veya,
“Ey Allah’ın Resulü, onların sayısı çok fazladır. Onlarla birkaç Müslüman ile nasıl savaşmayı göze alırız?” demediler.
Bedir savaşında Müslümanlar üç yüz on dört, müşrikler bin kişiydi.
Uhud savaşında Müslümanlar yedi yüz, müşrikler üç bin kişiydi ama hakkıyla îman edenler bu sayıya rağmen geri çekilmedi.
Allah Resulü neyi emrettiyse, onu yaptılar, onu söylediler, o yolda muntazam yürüdüler.
Yol bir ve haktı.
Efendimiz hangi toprağa ayak bastıysa, onlar da oraya ayak bastılar.
Bir izci gibi takip ettiler o büyük Peygamberi.
O’nun sözlerine kulak verdiler, yaptıklarına dikkat kesildiler.
Efendimiz hakikat yolunda bir an dahi duraksamadı, hep yürüdü ve konuştu. Karşısında dikilen en yakınlarına dahi uymadı; onları uyardı ve müjdeledi.
O sadece emrolunduğu dosdoğru yoldan yürüdü.
Çok zaman geçti, o günden bu yana.
Asırlar geçti.
Her şey aynı; toprak, hava, su ve zaman…
Değişen sadece insanlar oldu.
Daha doğrusu, değişen insanın alışkanlıkları oldu.
İnsanlar farklı düşünmeye, farklı hareket etmeye başladı.
Yapılanlar değişti, söylemler farklı bir aşamaya meyloldu.
Efendimiz ve sahabesi savaşların stratejini konuştu, şehitliği konuştu, infak etmenin cennet ile olan ilişkisini konuştu, son tahlilde cennete girmenin yollarını aradı o güzide insanlar.
Peki, biz?..
Gündemimize bakalım.
Neyi konuşuyoruz en çok?
Birileriyle bir araya geldiğimizde en çok neyden söz ediyoruz?
Sözlerimizin başı nedir?
Söylemlerimiz Allah’ı ve Peygamberini hatırlatıyor mu?
Cenneti hatırlatıyor mu?
Maalesef…
Biz, en çok dünyayı konuşuyoruz.
Dünyada bize verilen nîmetleri konuşuyoruz.
Mal, servet ve şöhret…
Çoğunluğun alışkanlıklarını ve onlara olan özentimizi sohbet konusu yapıyoruz.
Ve…
Maalesef geldiğimiz aşamada bazılarımız çoğunluğun ne yaptıklarını esas almaya başladı.
Çoğunluğun düşüncesine göre şekillendik, şekillenmeye devam ediyoruz.
Maçın sonucu ise mağlubiyet.
İslâm’ın hükümleri dillendirilir ama amel noktasında zayıf görülür. Çünkü çoğunluk garipser kaygısı var.
İçimizdeki cılız bir ses ise, Allah affeder, der.
Bu hisle mutmain olur, uygun adım yürümeye devam ederiz.
Her ne kadar Allah’ı ve Peygamberini çok sevsek de kalabalığın anlayışını es geçmeyi de doğru bulmayız(!)
Allah’ın emrini hayatının merkezine alan Peygamberimizin duruşunu da içimizde bastırırız.
“Tamam, doğru diyorsun. İslâm’ın hükümlerine itirazımız yok ama…”
“Başkaları şöyle şöyle yaptı, biz yapmazsak kınanırız, rencide oluruz.”
“Başkaları şöyle şöyle giyinir, ben nasıl demode olmuş kıyafeti giyerim. O kıyafetle nasıl toplantılara, düğünlere giderim?”
“Başkaları şu salonda, şaşaalı bir düğün yaptı, ben nasıl popüler olmayan bir salonda düğünümü yaparım. Zaten ömrümde bir kere evleniyorum. Allah'ın merhameti çoktur.”
“Çevremiz düğünlerinde bir servet döktü, ben kuaföre, gelinliğe şu kadar para harcamışım çok mu görülür?”
“Başkalarının ev ve arabası lüks, ben nasıl olur da şu eski evde yaşarım, şu dökülmüş arabaya binerim?”
Çoğunluğa uymak, istikamet üzere olduğumuzu göstermez.
Bunu beyân eden Âlemlerin Rabbidir.
Öyle olsaydı, Efendimize vahiy nazil olurken, dünyadaki nüfusun çoğunluğu tevhid üzerinde değildi.
Peki, O’nun onlara uyması gerekmez miydi?
Mekke’nin çoğunluğu da müşrikti. O müşrikler, Efendimize her şeyi söylediler, mide bulandırıcı teklifler ettiler ama O, hepsini reddetti.
“Ben bu yolda yalnız yürüsem de bu dini bırakmam. Ya Allah bu dini kemâle erdirir ya da ben bu yolda feda olurum.” dedi.
Vazgeçmenin imkânsız olduğunu en üst perdeden haykırdı kalabalığa.
Kararlıydı.
Duruşu netti.
Efendimizden önce ve onun zamanında Mekke ve civarında her ne kadar sayısını bilmesek de putları reddeden, İbrahim’in (a.s.) dinine bağlı olanlar vardı elbette.
Fakat onlar azınlıktaydılar. Yine de müşriklerin ve diğerlerinin dinini benimsemediler.
Efendimiz de o müşriklerin inancını peygamberlik öncesinde dahi benimsemedi.
Şayet çoğunluk esas alınma düşüncesi doğru olsaydı, Peygamberimizin de onları benimsemesi gerekmez miydi? (Haşa!)
Çoğunluğu baz alma anlayışı, yapısal bir hastalıktır.
Çoğunluğu kural edinme, sonucu yanlış olan matematiksel bir işlem gibidir.
Çoğunluğun temel alınma düşüncesi, bilimsel kaideye dahi aykırıdır.
Birileri yapıyor anlayışla hareket etmek, sonu belli olmayan bir yola girmektir.
“Herkes yapıyor” çıkarımı ne akla ne de inanca sığdırılabilir.
Çoğunluğun namaz kılmaması, namazın farziyetine ufak bir zarar dahi iliştiremez.
Çoğunluğun İslâm ahlakını benimsememesi, onun mükemmelliğine hâlel getirmez.
Çoğunluğun dünyanın zevkini taparcasına kovalaması, bu zevkiyeti caiz kılmaz.
Çoğunluğun müstehcenliği özümsemesi, onu İslâm’ın perspektifinde masumlaştırmaz.
En nihayetinde…
Allah ve Resul’ü neyi emrettiyse, o yolun yolcusu olmak en doğru yoldur.
O yol, kişiyi delâlete değil, hakikate ulaştırır.
O yol, insanı sapkınlığa değil, tevhid ile buluşturur.
O yol, insanı cehenneme değil, cennete kavuşturur.
Öyleyse, buyurun…















