Rabbimize hamd, fahri âleme salât ve selâm olsun.
Müslüman, her işinde dengeyi korumalı. Dengesini kaybeden, yönünü de kaybeder.
Dengeyi korumayı basit bir anlayış olarak değil, İslâm’ın prensibi olarak görür.
Bu, sadece dünyevî işler için de değil, uhrevî işlerde de itidâlliği elden bırakmamalı.
Zira, dünyaya gelişimiz, sadece dünya için değildir. O yüzden dünyadan çok ahiret olmalı gündemimizde hatta sürmanşetimiz olmalıdır.
Elbette her işin ağır ve zor bir yönü vardır, dolayısıyla bir müslüman bu dengeyi korumaya çalışırken de dezavantajlı durumlarla karşılaşacaktır.
Bunu, inkâr edemeyiz lakin şu da bir hakikattir ki, yükün ağırlığı mükafatı ziyadeleştirir.
İşin içinde Allah tarafından verilecek mükafat varsa yapılan her türlü fedakârlık yerindedir.
Müslüman, basit bir anlayışa sahip olamaz, o sadece bugünü değil, zamanın ötesini de düşünmeli.
O sadece bugünü yaşayan değil, yarını da düşünce dünyasına alıp onun üzerinde ahirette bir cennet inşa edendir.
Müslüman, dengeyle hareket ettiği kadar, sorumluluklarının neler olduğunu da bilir ve ona uygun yol alır. Sorumluluk hissiyle yürüyen, ıslak zemine basmaz.
Müslüman, sadece bir birey değildir.
O bireyci bir anlayışa sahip olmamalıdır.
Müslüman, birey üstü bir kişiliğe sahip olma hayaliyle yaşamalıdır.
Müslümanda ferdiyetçilik değil, ümmet anlayışı vücut bulmalıdır.
Müslüman, toplumun ortak değeri ve paydasıdır.
Ve,
müslüman, her anını emanet bilir.
O, aldığı her nefesin kendisine emanet olarak verildiğini bilmeli ve onu vereni unutmamalıdır.
O, emanet hissiyle konuşmalı, düşünmeli, yürümeli ve yiyip içmelidir.
Müslüman , bedenindeki her organın emanet olduğunu bilip ve hepsini saygın görmelidir.
O, bilmeli ki, bedeni içiyle, dışıyla Allah’ındır.
Başkasına ait olana, saygı gösterilmesi de en doğal haktır.
Şimdi,
İslâm, müslümana yolun en doğrusunu gösterir.
Din-i mübinin kaynağında insanın doğasına zıt bir şey görülemez.
Bu, insanlık için seçilmiş en olgun ve uygun bir dindir.
Dikkat buyurun!
İslâm ahlakında ihanet kavramına, müspet bir anlam yüklenilmemiştir.
İhanetin her türlüsü İslâm alanının dışına itilmiştir.
İslâm, emanet bilinciyle hareket edilmesini bize bildirir.
Kaldı ki müslümanın, emaneti her daim zinde tutması tercih değil, zorunlu olmalıdır.
Emanet, mü’min hayatının bir parçası olmalıdır. Öyle ki, her adımını attığında, bir şey konuşmak istediğinde, bir şey yapmak istediğinde hep o şuurla hareket etmelidir.
“Emanet” denildiğinde ilk olarak aklımıza şu hususlar gelebilir;
Arkadaşımızın bize bir eşyayı emanet etmesi, komşumuzun bize evinin anahtarını emanet bırakması, kardeşimizin bize evini, arabasını teslim etmesi. vs.
Bizler müslüman olarak, bize emanet olarak bırakılan eşyaya sahip çıkma mesuliyetini iliklerimize kadar hissedip ve bu şuurla hareket etmeliyiz.
O eşyayı korumak için her türlü önlemi almalı hatta kendi malımızdan daha çok muhafaza etmeliyiz.
Müslümana yakışan bu.
Çünkü müslüman sorumluluk sahibidir, başıboş değildir.
Her işi en doğru şekilde yapmaya çalışır.
Bedenlerimiz de bize emanet olarak verilmiştir.
Bizler her organımızdan sorumluyuz, onları tehlikelerden korumak için uyanık ve gayretli olmalıyız.
Nitekim de birçoğumuz bu konuda hassasiyet sahibidir.
Bir müslüman, bedenin herhangi bir yerine zarar veremez, zira o bedenine karşı, tasarruf yetkisine sahip değildir. Tasarruf yetkisi, bizi yaratanın elindedir.
Şimdi,
Ben buradan itibaren, çocuklu çiftlere seslenmek istiyorum ama öncesinde küçük bir hatırlatma gereği duyuyorum;
Hepimizin çevresinde illaki çocuk sahibi olmak isteyip de olamayan vardır. Bu çiftler, bir evlât sahibi olmak için birçok fedakârlıkta bulunmuş ve bulunuyorlar.
Bu fedakârlığın büyük payı sanırım işin maddî boyutudur. Zira bugün, gelişen teknoloji ile birlikte çocuk sahibi olmanın farklı yolları peyda olmuştur. Tabii, bu yöntemler de maddiyata bağlıdır.
Sadece maddiyatla da kalmıyor; o çiftler hem zamanı hem de psikolojilerini sarf ediyor. Dolayısıyla, çocuk gibi bir nimete sahip olanların çokça şükretmesi akıllılık olur.
Bu, rabbimize yapılan bir şükür olmalıdır. Zira, bizi çocuk sahibi yapan, bizim gibi olanlar değil; rabbimizdir. Dolayısıyla, rabbimize şükretmek gerekiyor.
Tabii, yüce Allah bu çocukları bize emanet adı altında vermiştir. Nasıl ki, bize ait sandığımız bedenlerimiz bize emanet olarak verilmişse, aynı şekilde çocuklar da emanettir.
Emanete saygı duymak, ona sahip çıkmak, onun sahibine yapılan şükür ve hürmetkârlıktır
Çocuklar, bize emanet olarak verilen bir eşya gibi değildir, ondan çok daha üstündür. Çünkü çocuklar, bizim hem dünyamız hem de ahiretimizdir. O çocuklar bizi dünyada rezil de edebilir, vezir de. Aynı şekilde bizi cennete de taşıyabilir, cehenneme de. Bu yüzden çocuk kıymetsiz bir meta gibi basit görülmemeli.
Şimdi,
bu kadar kıymet sahibi olan bir çocuğa anne babanın en güzel bir şekilde ona bakması, onu yetiştirmesi elzem değil midir?
Bu çocuklar, buna layık olmaz mı?
Bu çocuklara, İslâmî bir hassasiyetin zerk edilmesi vazife değil midir?
Bu hassasiyet, sadece onlar için değil, bizim için de faydalı olacaktır. Zira onlar hem dünyamız hem de ahiretimizdir.
İş bu kadar önemliyken, gaflete kapılıp ihmâlkârlığa gitmek, ne derece isabetli ve doğru olabilir?
Maalesef bugün çevremizi gözlemlediğimizde, kimilerimiz bu emanete tam manasıyla sahip çıkıyor değil. Bir çocuğun ahireti her şeyden üstündür ve hiçbir düşünceye indirgenemez.
Çocuğa bir eşya gözüyle bakılmamalı; o ailenin ve toplumun bel kemiğidir. Dolayısıyla, kısa süreli bir sapma bile, onun geleceğini etkileyebilir.
Sözün sonu,
çocuklar, anne babalara emanet olarak verilmiştir. Bu emanete İslâmî bir anlayışla sahip çıkıp ve onları inançsal bir düzleme oturtmak hem onlar hem de anne baba için kurtuluş vesilesi olacaktır.
İhmâlkârlık eden, hüsran ile karşı karşıya kalması kaçınılmaz bir son olabilir.
İnancını merkeze alan bir müslüman, hiçbir emaneti zâyi etmeyecektir.
Rabbim emanetlere sahip çıkmayı bizlere nasip etsin.
Semih Akdemir















