Bismillahirrahmanirrahîm
Rabbimize hamd, rehberimiz Muhammed Mustafa’ya (s.a.v.) salât ve selâm olsun.
Şu içinde yaşadığımız dünyada cereyan eden nice meşguliyet vardır. Her meşguliyetin bir kolaylığı olduğu gibi, meşakkatli bir yönünün bulunduğu da inkâr edilemez.
Zahmetle yapılan işin kıymeti, çoğu zaman sarf edilen güç ve gayretle doğru orantılıdır. İnsan, emek verdiği şeyin değerini daha iyi bilir fakat kolay elde edilenin kıymeti her zaman gerektiği kadar bilmeyebilir.
Zor işler denildiğinde insanın zihninde ağır bir yük oluşsa da insanoğlu, tarih boyunca nice zorlukların üstesinden azim, sabır ve gayretle gelmiştir.
Geçmişe baktığımızda bugün bir yönüyle zahmetsizce yaptığımız birçok işin, o dönemlerde büyük bir güç ve gayret neticesinde gerçekleştirildiğini görürüz.
Sadece bir örnek…
Bugün elimizde bir karış dahi olmayan bir telefonla sayısız bilgiye ulaşabiliyorken, geçmişte bir bilgiye ulaşmak için günlerce, aylarca yolculuk yapılırdı.
Bilginler ve seyyahlar, bir bölgenin coğrafyasını, kültürünü veya bitki örtüsünü öğrenmek için uzun yollar kat eder; bazen ömürlerinin önemli bir kısmını yollarda geçirirlerdi.
Hadis ilmi için yapılan yolculuklar da bunun dikkat çekici örneklerindendir. Bir hadisin doğruluğunu araştırmak için uzun mesafeler kat eden muhaddisler, ilme ulaşmanın bedelini sabır ve meşakkatle ödemişlerdir.
Bir kitabın yazılması ve çoğaltılması dahi aylar sürebiliyordu.
Bugün ise bir dokunuşla birçok bilgiye ulaşma imkânımız vardır. Hayatımızın pek çok alanında kolaylıklar bulunmaktadır.
Fakat her şeyin kolay olması, her zaman güzel bir netice vermeyebilir. Çünkü kolay elde edilenin kıymeti bazen yeterince bilinmez. Bundan dolayı gereği yapılmaz.
Bilmek lazım ki, gayret ve sabırla yürütülen bir işin içinde lezzet ve kıymet vardır.
Kolay elde edilen ilmin, malın ve makamın değeri de çoğu zaman gerektiği kadar bilinmez. Eskilerin, “Biz zor şartlarda okuduk, servet ve makam sahibi olduk.” demeleri bundandır.
Şunu da unutmamak gerekir: Rabbimizin bize lütfettiği her kolaylık, aynı zamanda bir imtihandır. Çünkü verilen nimetin bir de hesabı vardır. Elimizde bulunan her varlık bir nimettir; önemli olan, o nimeti nerede ve ne şekilde kullanacağımızdır.
Evet…
Allah herkese aynı şartlarda yürüme imkânı tanımaz. Her insanın aynı kulvarda yürümesi zaten hayatın tabiatına uygun değildir. Kimi varlıkla, kimi yoklukla; kimi sağlıkla, kimi hastalıkla; kimi evlatla, kimi evlatsızlıkla imtihan edilir.
İmtihanın şekli farklı ama gayesi aynıdır: Bu da teslimiyetteki bağlılığa bağlıdır.
Şimdi zor işlerden yola çıktık. Sözü asıl yerine ulaştıralım.
Yeryüzünde insanın üstlendiği en ağır sorumluluklardan biri evlat sahibi olmaktır.
İnsan yetiştirmek; ağaca, çiçeğe veya toprağa serpilen bir tohuma benzemez. Bir ağaç veya bitki suyla, güneşle büyür fakat insan yalnızca bedenden ibaret değildir; onun bir ruhu, aklı, kalbi, iradesi ve sorumluluğu vardır.
İnsan, yaratılmışlar içerisinde kendisine ayrı bir sorumluluk yüklenmiş bir varlıktır. Onu değerli kılan da kendisine verilen bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirmesidir.
İşte böyle bir vazifeye muhatap olan insan, meşakkatli yollardan geçebilir. Bu, son derece normal.
Bu meşakkatli yolun belki de en ağırlarından biri evlat yetiştirmektir. Bu yolun rehberi olmak hem zahmetlidir hem de değerlidir.
Bir evladı büyütmek ve yetiştirmek, birkaç yılda bir ağacın büyümesinde gösterilen çaba ve sabra benzemez.
Şu bir hakikattir ki, anne ve baba hayatta oldukları müddetçe çocukları için endişe eder; onlara yol göstermeye ve bir şeyler öğretmeye devam eder. Evladının derdiyle dertlenir ve sevinciyle de sevinir.
İnsan yetiştirmek fedakârlık ister.
Nitekim “feda” olmadan “kâr” olmaz. Fedakârlıkla elde edilen kazanımın kıymeti de bir başka olur.
Çocuğun doğumuyla birlikte bu sorumluluk başlar. Bebeklik, çocukluk ve yetişkinlik dönemlerinin her birinin kendine göre imtihanları vardır.
Bu süreçte her zaman dinginlik olmayabilir; çoğu zaman sarsıntılar, endişeler ve sancılar yaşanabilir.
Her şeye rağmen çocuk, anne baba için bir baş belası değil, merhametin en hayırlı kapılarından biridir.
Çocuk, anne baba için bir yük değil,onları cennete taşıyan vesiledir.
Çocuk yetiştirmek, belirli bir zaman ile sınırlı değil, bu uzun bir süreçtir.
Anne babalar çocuklarına her yaşta bir şeyler öğretmeye ve nasihat etmeye devam ederler.
Evlât elli yaşına da gelse anne babanın içindeki endişe sona ermez.
Çünkü anne babalık hayat boyu devam eden bir sorumluluktur.
Bu sebeple anne babalık zor iştir.
Düşünün, insan yetmiş seksen yaşına gelmiş olsa dahi evlâtları için endişe edebilir. Kimi zaman bu endişe, gelişen olaylar ile tavan yapabilir.
Anne baba, çocuğunun dünyaya gelmesine vesile olduğu andan itibaren onun yetiştirilmesi ve terbiyesi konusunda da önemli bir sorumluluk üstlenir. Bu sorumluluğu ihmal etmek, yalnızca çocuğa değil, anne babanın kendi dünyasına ve ahiretine de zarar verebilir.
Çünkü insan hem yaptıklarından hem de yapmadıklarından sorumludur.
Anne babalık ağır bir mesuliyet olsa da terk edilebilecek bir sorumluluk değildir. Okyanusun ortasında gemiden inmek mümkün olmadığı gibi, anne babalık sorumluluğundan da kaçmak mümkün değildir.
Öyleyse, anne baba evlâdının terbiyesinin ve ahlakının güzel olması için ihmalkârlık yapmamalıdır.
Kaldı ki, insanı iyiye ulaştırabilecek bir sorumluluğun meşakkatine katlanmak, Allah nezdinde çok kıymetlidir.
Şunu da özellikle belirtelim: Önemli olan yalnızca bir çocuğu büyütmek değil, onu yetiştirmektir.
Çocuk zaten büyüyor. Onu büyüten Allah’tır. Bize düşen ise onu güzel ahlakla, sevgiyle, sorumluluk bilinciyle ve İslâm’ın değerleriyle yetiştirmeye gayret etmektir.
Allah Teâlâ bizi ailemizden de sorumlu tutmakta ve şöyle buyurmaktadır:
“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrîm, 66/6)
Uyarı açıktır.
Çocuklarımızın dünyasını düşündüğümüz gibi ahiretini de düşünmeliyiz.
Elbette çocuklarımızın iyi bir eğitim alması, meslek sahibi olması, dünyada huzurlu ve güvenli bir hayat sürmesi için gayret edeceğiz fakat bütün bunlar, ahireti unutmamıza sebep olmamalıdır.
Çocuğun okuluna önem verdiğimiz kadar namazına, ahlakına, arkadaşlarına ve karakter gelişimine de önem vermeliyiz.
İslâm ahlakıyla yetişmeyen, sevgi ve ilgiden mahrum bırakılan bir çocuk, cılız olan bir ağaç, bir bitki gibidir.
Bu sebeple, çocuklarımızın sadece dünyayı değil, ona Allah’ı ve peygamberimizi de tanıtmalıyız. Ona İslâm’ın ahlakını benimseyebilme noktasında rehberlik etmeliyiz.
İslâm’ın ahlakıyla yetişen bir çocuk, kendisine faydalı olduğu gibi, ailesine ve topluma da katkıda bulunacaktır.
Kimin elinde bu kadar kıymetli bir değer varsa bunu en güzel şekilde değerlendirmelidir.
Hem evlâtlarımızım hem ailelerimizin hem de İslâm ümmetinin buna ihtiyacı vardır.
Evlât, evlât öyle bir hazinedir ki dünyada hiçbir şeyle ölçülemez.
Ölçüyü kaçırmadan evlâtlarımıza gönlümüzü açalım ve ellerinden tutalım. Göreceğiz ki, her şey başka olacaktır.















