Bismillahirrahmanirrahîm
Yüce Allah’a hamd, rehberimiz Hz. Muhammed’e (a.s.) salât ve selâm olsun.
Sekiz on yaşlarındaki çocuk apartmanın zemin katında, merdivenin ilk basamağında oturmuş, kolunu bir üst basamağa dayamış akıllı telefondan oyun oynuyordu.
Ekrandaki parlaklık, gözlerinin ferini kesmişti. Öyle ki, başını kaldırsa loş ışıkta önünden geçenleri göremeyecekti belki de.
Nitekim, önünden geçenleri işitmiyor, görmüyor gibiydi. Sanki dünya, bir karış bile olmayan ekrandan ibaretti.
Rabbimiz yeryüzünde sayısız canlı yaratmıştır. Kimi veriler, iki milyon canlı olduğunu söylese de bu sayı kesin değildir.
Her canlı, kendi fıtratına göre hareket etmektedir. Hiçbir canlı, başka bir canlının yaratılış gayesi alanına giremez. Onlara ilham edilen neyse onu yapar.
Yine her canlının bir yaşam alanı vardır. O sınırlar içerisinde kendisinin ve yavrularının hayatını idame ettirir.
Bazı canlılar, başka canlıların saldırısına maruz kalır. Bu da ilahî bir kanundur. Zira her canlının beslenme ve yaşamını sürdürme yolları vardır.
Hayat devam ettiği sürece her canlı, kendi ekseninde mücadele eder.
Her hayvan, kendisini ve yavrularını türlü türlü tehlikelerden korumak için bir mücadele içerisindedir. Anneler, canı pahasına da olsa yavrularını tehlikelerden korumayı görev bilir.
Bu, içgüdüyle yapılan bir savunma mekanizmasıdır. Şayet böyle bir savunma güdüsü olmasaydı hayvanların nesli tükenebilirdi. Bu güdüyü veren de elbette o hayvanları yaratandır.
Aslan, doğurduğu yavrusunu avlanabilecek dereceye getirene kadar besler, ona avcılığı öğretir. Ne zaman ki yavru kendi ihtiyaçlarını giderecek bir aşamaya gelir, artık onu kendi hâline bırakır.
Kurt da aslan gibi yavrularına beceri kazandırana kadar onların bakımını üstlenir.
Kuşlar, yavrularını yuvada besler ve büyütür. Ta ki uçabilecek seviyeye gelene kadar. Artık uçabilecek duruma geldiklerinde onları uçmaya teşvik eder ve serbest bırakırlar.
Yunus balığı da uzun bir süre yavrularına yüzmeyi ve korunmayı öğretir.
Sözün özü, kara ve denizde yaşayan hayvanların tamamı buna benzer bir işleyiş içerisindedir.
Annelik süreci benzer olsa da süre itibarıyla kimileri daha uzun sürebiliyor. Netice itibariyle her canlının yavrularını serbest bırakma süresi farklı olabilir.
İnsanlık için ise sürecin aynı olduğunu söylememiz imkânsız. Hayvanlarda yavrularını sürekli taşıma durumu yoktur; insanlarda ise vardır. İnsanların büyüme süreci, hayvanlara nazaran çok daha yavaş işler.
Bu durum da insanın hayvanlardan farklı özelliklere sahip olmasından kaynaklıdır.
Bir inek, bırakalım ayları, yılları; bir saat dahi yavrusunu taşıyamaz. Çünkü Allah ona böyle bir beceri vermedi. Buna ihtiyaç da yok zaten. O yavru, birkaç saat içerisinde ayağa kalkar. Diğer hayvanlar için de benzer bir durum söz konusudur.
Hayvanlar, yavrularını hassasiyetle büyütürler. En ufak zararlı bir canlıya karşı dahi uyanık olur. Yavrularını o kadar sahiplenirler ki onlar için canlarını ortaya koyar.
Misal, bir tavuğun yavrularını köpeğe karşı koruması…
Tavuk, köpeğe gücünün yetmeyeceğini bilir fakat yine de cesaretle öne atılır.
İbretlik bir sahnedir.
Asıl temas etmek istediğim yere gelirsem:
Normal şartlarda hayvanlar kendi yavrularına zarar vermez, buna vahşi olanlar da dâhildir. En zehirli hayvan olan yılan bile yavrularını zehirlemez.
Ne yazıktır ki modern dünyamızda çocuklar, teknolojik araçlar ve zararlı yiyecek-içeceklerle zehirleniyor; hem de en yakınları tarafından.
Günümüzde teknoloji hayli ilerlemiştir. Yirmi otuz yıl önce kimilerimizin evinde televizyon dahi yokken bugün, bırakalım televizyonu, bir evde yaşayan hemen her bireyde akıllı telefon vardır. Kimi evlerde evin küçük bireyleri de buna dâhildir maalesef.
Teknolojinin bu seviyeye gelmesi elbette bizim için bir avantajdır fakat bu avantaj, zaman zaman dezavantaja evriliyor.
Teknoloji bir yönüyle nimettir ama haddini aşmayanlar için. Nimet olarak görenler, onu sadece faydalı işlerde kullanır ve kullandırır.
Diğer yönüyle de fecaattir.
Üzücüdür ki kimilerinin geleceğini tehdit eder seviyeye gelmiştir. Hâlbuki yerinde kullanılsa tehlike arz etmeyecektir.
Çevremize baktığımızda bunu net olarak görebiliriz. On yaşındaki çocuğun bireysel akıllı telefonu var. Günün büyük kısmını telefona bakarak geçiriyor. O telefonu onun eline tutuşturan da kendisini çok seven anne babasıdır.
(Rehabilitasyon merkezlerindeki artış ve onlara duyulan ihtiyaç nedendir acaba?)
Yapılan araştırmalara göre çocuklarda günlük telefon kullanma süresi yedi saate ulaşmıştır, daha fazla da olabilir. Bir çocuğun saatlerce ekran başında olması ne kadar da feci bir durum. O parlaklığın doğrudan gözlere çarpması…
Ya o küçücük çocuğun beynindeki zedelenme?..
Ya oyun oynar ya da ekranı kaydırır… Doyumsuzca kaydırır. Gözler ve zihin neye uğradığını şaşırıyor.
Çocuklar, çocukluğunu dahi yaşayamaz hâle gelmiş. Onların parkta, bahçede akranlarıyla oynaması gerekirken ekran başında hem kendilerini hem de zamanı tüketiyorlar.
İşin neresinden bakılırsa bakılsın o ekran çocuklar için felaket tellâlıdır.
Doktorlar, insanın uzun süre sabit durmasının zararlı olduğunu ifade ederler. Hatta bu durumu, sigara içmenin zararlarına benzeterek “yeni nesil sigara içme alışkanlığı” olarak adlandırırlar.
İnsan vücudu hareket etmek üzere tasarlanmıştır ve saatlerce hareketsiz kalmak, organlardan kas sistemine kadar tüm vücudu olumsuz etkiler.
Bu hareketsizliğin birçok hastalığa kapı aralayacağını da söyler uzmanlar.
Bu, durumun sadece bedensel yönü.
Uzun süre ekrana bakmanın kişinin hem gözlerinde hem de zihninde birçok soruna yol açacağını uzmanlar haykırarak dile getiriyor. Ne yazık ki anne babalar bu haykırışı duyamıyor veya duymazdan geliyor.
Akıbet her birini etkileyecektir.
Şunu da belirtelim ki ekranlara bağımlı olan sadece çocuklar değil, maalesef yetişkinler de öyle.
Artık sohbet meclislerinde bile insanlar değil, telefonlar konuşuyor. Herkesin elinde telefon ve baş parmağıyla ekranı sürekli yukarı kaydırıyor. Saniyeler içinde bir video çalıyor, bir diğerine geçiliyor. Öylece akıp gidiyor.
Son sözlerimi girişe bağlayarak kapatmak istiyorum.
Tabiî şartlarda anne hayvandan yavrusuna bir zarar ilişmezken ne oluyor da insanoğlu yavrusunu kendi elleriyle zehirliyor?
Yanlış okumadınız. Bugünün kimi anne babaları göz göre göre yavrularını zehirliyor. Zehir, sadece ağız yoluyla veya bedene zerk edilerek alınmaz; bu zehir bilgisayar, tablet, televizyon ve bilhassa telefondan alınıyor.
Çocuklar bu teknolojik araçlarla zehirleniyor maalesef. Kimi aileler bunun farkında, kimileri değil… Olan masum çocuklara oluyor.
Anne baba bilinçli olursa çocuklarının bu aletlerle zehirlenmesine izin vermez. Bunların verdiği tahribat apaçık ortadadır.
Düşünüyorum da bu anne babalar, çocuklarının ellerine bu aletleri tutuştururken onlara hiç mi acımıyorlar, yoksa şefkat duyguları devreye girdiği için mi veriyorlar?
Çocuğuna iyilik yapmak isteyen, çocuğuna bu aletleri ya kontrollü kullandıracak ya da hiç kullandırmayacak.
Tabii, kontrollü kullandırması için çocuğun yaş durumunu ve süreyi göz önünde bulundurması gerekir.
Son olarak, sağlıklı çocuklar bilinçli evlerde yetişir, diyebiliriz.
Önce kendimize, sonra çocuklarımıza sahip çıkacağız. Kendi nefsiyle baş edemeyen, başkasının nefsini dizginleyemez.















